23 Mayıs 2014 Cuma

00.00-08.00

Test sürüşüne çıkarılmış ruhlar arasında yaşıyoruz. Bu dünyada başarılı olanlar gerçek yaşama hakkında kavuşacaklar. Lakin hiç kimse çözemedi daha nasıl başarılı olunabileceğini. Başarısızlıklarının farkında değiller bunun içinse ölmeleri gerekiyor.

Hayatın mutlak zaferini ölümle kazanacak insanoğlu. Bunun başka bir açıklaması yok. Küçük amaçlar uğruna adanmış yaşamlardan daha acı ne olabilir ki. En büyük avuntum bu dünyanın deneme sürümü olduğu işte. Ütopyamda ise hiç kimse yok. Ben de gidemeyeceğim. Kendi doğrularımın sınırını çoktan aştım. Açıkçası pek sınırım da yoktu.

Sınırları belirleyebilmek için duruma, insanlara ve bütün olaylara hakim olmak gerekir. Ben daha kendime hakim olamıyordum.

Aramız açıktı bugünlerde. Ellerini üzerimden çekti ve kalktı. Zaten bugüne kadar pek de hissetmemiştim ama varlığına insancım kendime olan güvenimi arttırıyordu. Bu soğuk havalarda insanın elini ağzına götürüp ısınmaya çalışması gibi bir şeydi. Sanki bütün vücuduma giden damarlar ellerimdeydi, ellerinde. Ben hep üşürdüm. Hala üşüyorum bunu kendime itiraf etmekte de çok zorlandım.

Ben üşümekten zevk alıyorum. Yaşamı hissetmenin başka yolu yokmuş gibi üşüdükçe mutlu oluyorum. Bu amaçsızlıkta küçük bir amacım oluyor. Başka eller de denedim hiç biri ısıtamadı, açıkçası o da ısıtamamıştı ama umurumda değildi ısınıyor numarası yapmak mutlu ediyordu beni.

Uyku mahmurluğunu yeni atarak baktı. Ne düşündüğümü merak etmekten ziyade onun hakkında neler hissettiğimi merak ediyordu. Merak ettiği kadar öğrenmek istemiyordu. Kaldıramayacağı şeyler değil ama hayatına müdahale edilmesi korkutuyordu onu.

Papatyalar.

Şeytanla işbirliği yaptığımı bilmiyordu o gece. Şeytanın beni reddedişini ve benim de şeytanı tanrıya şikayet edişimi. Tanrının ne şeytanla ne de benimle ilgilenmeyişini bilmiyordu. Tek bildiği tanrının papatyaları yaratmasaydı ve o papatyaların masanın üzerinde solup gitmesiydi. Demek ki onun için önemliydi yoksa bir insan neden gözlerini dikerek o mahmur haliyle papatyalara bakar. Belki de dalmıştı sadece, düşünceleriyle savaşıyordu. Ya da şeytan anlaşmamızı kabul etmiş cehennemin ortasında kısa süreli mola vermişti bizim adımıza. Şeytan hala tanrıyla kavga mı ediyordu yoksa. Milyonlarca yıl öncesinde bitmesi gereken kavga bitmemiş olabilir miydi hala?


Papatya olmayı diledim.

İnsanları sadece nitel olarak gözlemleyebiliyorduk, duygularını ellerimle tutup onlara sarılmayı diledim. Kokularının olduğunu zaten biliyordum. İnsanoğlu doğuştan kör ve koku alma duygusu çok zayıf. Algılamak istediklerimizi algılıyoruz sadece bu yüzden yorganı sırtıma dolayıp arkamı döndüm.

Hala papatyalara mı bakıyor acaba?

Yalnızlığın şakası olmaz.
Bunu bir gün evde tek kaldığımızda kardeşime ölü şakası yaptığımda anladım. Henüz 3 yaşında falandı o zamanlar anne ve babamız bizi terk etti dedim önce.

 Ağladı.

 Ben de ağladım. Kendime ağladım amaçsızlığımın beni sapkınlaştırmasına. Ama ben senin yanındayım hep birlikte olacağız dedim ve güzel hayaller kurdum. Ne kadarını anladı bilmiyorum. Sonra ben ölüyorum dedim ve gittim uyudum. Uyandığımda hava kararmak üzereydi ve kardeşim evde yoktu. Annem ve babam işten gelmek üzereydi. Ne yalan söyleyebileceğimi düşündüm ilk olarak kardeşimi aramak ise daha sonra geldi aklıma. Bu düşüncemden dolayı nefret ettim bencillikten.

Bütün odaları aradım. Dolapların en diplerine, kıyafetlerin arasına, yatak atlarına, çamaşır makinesine ve buzdolabına bile baktım. Yoktu. Ben de yatağa gidip ölü olmaya devam etmeye karar verdim. İstediğim kadar ölemeden annem geldi. Babam yine gelmeyecekti belki. Zaten arada bir gelirdi eve. Bunun iyi bir şey olduğunu düşündüm. Annem ittifakı olmadan saldıracaktı bana. Teke tek. Kardeşimi özlemiştim. Keşke gerçekten ölseydim o an. Kendimden nefret etmeye başlamadan ölmüş olurdum. Annem kardeşimi sordu, ben sustum. Bir daha sordu ve ben yine sustum. Susuyordum çünkü ölmüş olamam gerekiyordu. Anne ben öldüm dersem inanmayacaktı. O yüzden de susuyordum işte. Ben sustukça sinirleniyordu. O sinirlendikçe ben susuyordum. Kardeşimin nerede olduğunu bilmiyordum ki. Cevap veremezdim. Yalan söylemem zaten yasaktı. Bugün söylemiştim bir sürü yalan zaten daha da söylemeye ihtiyacım yoktu. Ben de  en doğruyu söyledim benim öldüğümü kardeşimin de ben öldüğüm için üzüntüden yok olduğunu. Daha da sinirlendi annem.

Annemin korkusu benim bedenimde acı yaratıyordu. Darbelerine ses çıkarmıyordum, ben ölüydüm. Annem de bencildi ilk tercihi kardeşimi aramak yerine acısını üzerimde azaltmaktı, benim yalanı düşünmem gibi. Ben bencilliği terk ettim o etmedi.

Annemin bağırtıları anahtar sesini duymamızı engellemişti. Ellerimi kafama siper edip yatağımda kendimi korumaya çalışırken odaya kardeşim girdi abla ölmen geçti mi diye bağırıyordu. Geçmemişti. Annemi ve beni görünce sustu, annem de sustu ve ben zaten susuyordum. Kardeşim babasına koştu. Ben sustum. Babam geldi. Babam sustu. Annem kardeşime sarıldı. Ben susuyordum. Babam bana baktı. Ben o günden sonra sustum. Çünkü ölmüştüm.

Bir daha da kardeşimi çamaşır makinesinde aramadım.

Şimdi de susuyordum ama ölü değildim. Papatyalar ölüyordu ben değil. Sessizlikte suyun kaynayışını duyabiliyordum. Ölüler duyamazdı.

Kötü gecelerde güneşi sigara yakarak karşılardım. İyi bir geceydi yine de güneşe selam vermek için bir sigara yaktım. Pencereden kafamı uzatıp göz kırptım güneşe. Her zamanki cevabını verdi o da. İçeri girmeden önce hayatımdaki en sıcak varlıksın dedim güneşe, aldırmadı.

Ölü olmadığımı kendime kanıtlamak istercesine sürekli ölülerin yapamayacakları şeylerden bahsediyorum peki ya yapabilecekleri? Ölen insanlara sempati duyulur mesela. Yaşarken azılı düşman oldukları insanlar onlar öldükten sonra yaşadıkları rahatlama ve kısa bir mutluluktan sonra unutur düşmanlıklarını. Geriye anlatılan iyi anılar ve dualar kalır. İnsanların sizinle yaşadığı anılardan sadece iyilerini hatırlaması mümkün değildir. Ölüler bunu başarır, ben başaramadım. Yaşıyorum.

Nasıl bir insan kendini ölülerle kıyaslar ki? Papatyalarla mı yarışa girsem acaba?

Şimdi yaşamam gerektiğini ve saat beşte buraya gelip tekrar ölebileceğimi düşünerek avutuyorum kendimi giyinirken. Gidip aynı hayatlara dokunup tekrar ölebilirim. Resmi kurumlara uygun iş kıyafetlerimi giyiyorum. Adem ile Havva’ya özeniyorum. Dünyada yalnız olmanın resmiyetsizliğine inanırken.

Odadan çıkarken kendi evime alışamamamın tedirginliğini tekrar yaşıyorum. Ait olma duygusunu kaybetmemi hala sindiremedim.

Mutfağa geçip sesi hala kulaklarımda yankılanan suyu kendim için kullanıyorum. Demlemeye vakit yok. Poşet çayları ben bulmalıydım diye düşünüyorum. Ama dünyaya çok geç geldim. Daha erken olsaydı tekerleği bile icat edebilirdim.

Aynaya bakıp diğer insanlarla aynı derecede korkunç göründüğüm için hazırım diyorum kendime.


………

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder