23 Ekim 2014 Perşembe

Kullanılamamış Kelimeler


Terk edilmeye yüz tutmuş duvarlarımın üzerine düşülmüş notlardan ibaret bütün geçmişim. Oldurmak diye bir şey varsa orada değiller. Daha doğrusu ben göremiyorum, başaramıyorum.

Savaşmam için önce kendimle ittifak kurmam lazım. Güvenemiyorum düşmanım da yok zaten duvarlarımdan başka. Yıkarsam anılarım gider, yazıların gitmesi ruhumda iyileşemez yaralar bırakır. Kendime inanmazsam, neye inanabilirim ki?

Mutluluk kadar üzücü bir şey yok. Varlığına inandır, alışamadan çek git. Duvarlarımda mutluluğun kokusu kalmadı. Yazılardaki en ufak mutluluk kalıntıları puslandı.

Senin duvarların da parçalanmış ama hala mutluluk kokuyor. Benim kokumdan çok başka kokular var. Yazamıyorum oraya, tırnaklarımla kazıyasım geliyor, çabalıyorum bu canımı yakıyor doğru ama canım yandığı için ağlamıyorum.

Başaramadığım için.


8 Temmuz 2014 Salı

Ayıp Olan




Sevgi hak edilen bir şey midir sahi? Çaba yoluyla elde edilince daha değerli olan şeyler arasında mı sevgi de? Şeyler şeyler, şeyler peki ne onlar? İsim bulamayacak kadar önemsemediğimiz ya da kelimelerin gücü yetmeyen durumlar, olaylar ya da her neyse işte onlardan mı? Bence hiç biri değil. Olmayan, varlığı sadece inancımıza dayalı olan hakikat yoksunsu şeyler onlar.


Egoizm üzerine kurulu arkadaşlıkları elimde çekirdeğim olmadan izliyorum. Figüranlığı attım üzerimden.  Yanılmadım bu sefer, biraz çekirdek lazım.

Size.

Oksijen tüketmekten sıkıldım ben, anlamsız yere tüketmekten. Tükenmekten sıkıldım ben. Yaşamın anlamını düşünmekten, neden bulamayışımdan. Ben kendi rolümden sıkıldım. İnsanlığın bütün utancını kendi ruhumda taşıyor gibiyim. Bundan sıkılmadım. Utançlar arasında yaşamın anlamını aradığım için kendime kızgınım yalnızca. İnsan kelimesinin anlamı bile çok saçmayken yaşam nedir ki?

Saçlarımdan utanmıyorum ben. Ayıp olan onlar değil. Ellerim de değil, bedenim de değil.


O büyük ayıp ruhlarda.



7 Temmuz 2014 Pazartesi

Dosto Öldü

Sokağın ilerisinden gelecek araba biraz sonra bana çarpmayacak. Önemsiz ama en azından geleceğe dair emin olduğum bir şey var.

Bilincin verdiği o tahammülfersa acı yüzünden uyku bedenimi tamamen zorlamadan girmiyorum yatağa. Girersem düşüneceğim, düşünürsem acı çekeceğim.

Ha-ha bakın yine gerçekleşeceğinden emin olduğum, gelecek zaman kipi içeren bir cümle kurdum.

El çizgilerim bozulacak gibi geliyor. Bunun kaderimde yeri nedir?

Bunun kaderimde etkisi ne olur?

Kaderimle benim aramdaki çelişkiler nasıl açıklanır?


Dostoyevski ile nişanlı ruhum. Acınası bir birlikteliğimiz, susmak üzerine kurulu. Birbirimizi düşünmüyoruz bile.

Anlam ilişkisi kurulamayan cümlelerim duygusal olarak bağlı birilerine. O bağı görmek için ölmek gerekir.


Dosto öldü.

9 Haziran 2014 Pazartesi

ŞANS

Şansın varsa yanlış yoldasın, fakat unutma yaşamak şans değil.

Kişiliğimiz, duygularımız ve ruhumuz varlığını unutabileceğimiz kadar soyut.

Bir yerden başlamam lazım sevmeye, yatmadan önce aynaya bakacağım.

Fikirlerinin özgürlüğünü şımarık bir çocuğun cebinde buldum, ne zaman hatırlamıyorum.Nasıl ikna etti seni?

Eve gelirken çok yoruldum bugün. Her zamankinden daha fazla geldi kaldırım taşları, sokak isimleriyse çok yukarıda kalıyor.Kafamı kaldırırsam selam borcum olur diye korkuyorum.Kaldırımların beklentisi yok.

O şımarık çocuk bugün kaldırımla benim arama girdi. Kaliteli çikolata kokuyordu.Nereye baktığım belli olmasın diye her türlü havada güneş gözlüğü takardım ama o çocuk sihay camların arkasındaki gözlerimle bile temas kuruyordu.

Ceplerinde sen vardın.

Çocuklar susmaz, susmamalı ama o susuyordu. Bir kol çekti aldı onu önümden. Birkaç kelime geldi kulağıma daha sonra tiz bir kadın sesinden. Kaldırımlara selam verdim, umursamadılar.

Aynı yola devam ettim.

Neden bu kadar uzun geldi o yol?

Nasıl bu kadar çok yoruldum bilmiyorum.

29 Mayıs 2014 Perşembe

08.00-17.00


İnsanın en iyi yürüyerek kendine vakit ayırabileceğini düşünüyorum. Vücudu belli bir tempoya alıştırdıktan sonra düşünmek daha da kolay oluyor. Eğer rüzgara karşı yürünüyorsa  bir de sigara yakılmalı muhakkak böylece sigara hem rüzgarla paylaşılmış hem de saniyeler içinde terk edebilen dumanının geri dönüşünü hissedebilir.

Belki de bencilliği terk ektiğim konusunda yanılıyorumdur.

Kendim için değil toplum için yaşama vaktimin geldiğine uzun zaman önce inanmaya çalıştım. Yapamadım. Gönüllü toplum kuruluşlarına katıldım. İnsanları mutlu ettiğim zaman ben onlardan daha mutlu oldum. Yine kendim için yaşamış saydım kendimi. Hala o kuruluşların bir kaçında ismim var. Galiba kendi mutsuzluğumla insanları mutlu etmem gerekiyor toplumun gerçek şartlarına inanabilmem için.

Hala kendim için yaşadığım kanısındayım. O yüzden belli saatlerimi düşünmemeye çalışarak geçiyorum. 10 dakikalık teneffüs aralarında artık kitap okumuyorum.

Ama şimdi yürüyorum hala kendimi düşünebilirim. Suyun altını kapatmış mıydım?

Her türlü ulaşım aracına karşıyım. Hiçbir zaman bisiklet süremedim. Evim, iş yerim, ailem ve sevdiğim adam yürüyebileceğim mesafelerde olmalı. Evden iş yerine yürüyerek gidiyorum, diğerlerinde başarısızım.

İlk aşık olduğum zaman da yürüyordum. İlkokuldayken beden eğitimi dersinde tekli sıraya girip okul çevresinde yürüyüş yapıyorduk. Sanırım cezalandırılmıştık. Yürürken önümdeki ensenin sol altında bulunan bene odaklanmıştı gözüm. Yürümeyi sevdim, sırayı sevdim ve boyum uzamasın istedim. Bu kadar basitti. Kimsenin ensesinde öyle bir ben görmemiştim ve bu onun farklı olduğu anlamına geliyordu. Bütün gün yürüyebilirdim. Ama elbet durmamız gerekiyordu. Herkes durdu, ben de durdum ama aslında işte o zaman yürümeye başlamıştım.

Keşke önceki gün susmak için söz vermeseydim kendime, kardeşime öldüm demeseydim ve hiç ölmeseydim diye düşündüm.

Liseye kadar sustum.

Konuşunca da hiç konuşmamış olmayı diledim. Artık susmak için çok geçti ve ben de ağlamaya karar verdim

Ve yine keşke ensesinde beni olmasaydı ya da boylarımız bu kadar birbirine yakın olmasaydı.

Ben yarım metre kadar o da yarım metreden daha fazla uzadı.

Boyum babama yaklaşmıştı ki artık annem gitmek istiyordu. Daha babamın boyunu geçmem gerek diyemedim. Sustum.

Sustuğum zaman da kaybediyordum konuştuğum zaman da. Susmak konuşmaktan daha kolaydı.


Sustum.

23 Mayıs 2014 Cuma

00.00-08.00

Test sürüşüne çıkarılmış ruhlar arasında yaşıyoruz. Bu dünyada başarılı olanlar gerçek yaşama hakkında kavuşacaklar. Lakin hiç kimse çözemedi daha nasıl başarılı olunabileceğini. Başarısızlıklarının farkında değiller bunun içinse ölmeleri gerekiyor.

Hayatın mutlak zaferini ölümle kazanacak insanoğlu. Bunun başka bir açıklaması yok. Küçük amaçlar uğruna adanmış yaşamlardan daha acı ne olabilir ki. En büyük avuntum bu dünyanın deneme sürümü olduğu işte. Ütopyamda ise hiç kimse yok. Ben de gidemeyeceğim. Kendi doğrularımın sınırını çoktan aştım. Açıkçası pek sınırım da yoktu.

Sınırları belirleyebilmek için duruma, insanlara ve bütün olaylara hakim olmak gerekir. Ben daha kendime hakim olamıyordum.

Aramız açıktı bugünlerde. Ellerini üzerimden çekti ve kalktı. Zaten bugüne kadar pek de hissetmemiştim ama varlığına insancım kendime olan güvenimi arttırıyordu. Bu soğuk havalarda insanın elini ağzına götürüp ısınmaya çalışması gibi bir şeydi. Sanki bütün vücuduma giden damarlar ellerimdeydi, ellerinde. Ben hep üşürdüm. Hala üşüyorum bunu kendime itiraf etmekte de çok zorlandım.

Ben üşümekten zevk alıyorum. Yaşamı hissetmenin başka yolu yokmuş gibi üşüdükçe mutlu oluyorum. Bu amaçsızlıkta küçük bir amacım oluyor. Başka eller de denedim hiç biri ısıtamadı, açıkçası o da ısıtamamıştı ama umurumda değildi ısınıyor numarası yapmak mutlu ediyordu beni.

Uyku mahmurluğunu yeni atarak baktı. Ne düşündüğümü merak etmekten ziyade onun hakkında neler hissettiğimi merak ediyordu. Merak ettiği kadar öğrenmek istemiyordu. Kaldıramayacağı şeyler değil ama hayatına müdahale edilmesi korkutuyordu onu.

Papatyalar.

Şeytanla işbirliği yaptığımı bilmiyordu o gece. Şeytanın beni reddedişini ve benim de şeytanı tanrıya şikayet edişimi. Tanrının ne şeytanla ne de benimle ilgilenmeyişini bilmiyordu. Tek bildiği tanrının papatyaları yaratmasaydı ve o papatyaların masanın üzerinde solup gitmesiydi. Demek ki onun için önemliydi yoksa bir insan neden gözlerini dikerek o mahmur haliyle papatyalara bakar. Belki de dalmıştı sadece, düşünceleriyle savaşıyordu. Ya da şeytan anlaşmamızı kabul etmiş cehennemin ortasında kısa süreli mola vermişti bizim adımıza. Şeytan hala tanrıyla kavga mı ediyordu yoksa. Milyonlarca yıl öncesinde bitmesi gereken kavga bitmemiş olabilir miydi hala?


Papatya olmayı diledim.

İnsanları sadece nitel olarak gözlemleyebiliyorduk, duygularını ellerimle tutup onlara sarılmayı diledim. Kokularının olduğunu zaten biliyordum. İnsanoğlu doğuştan kör ve koku alma duygusu çok zayıf. Algılamak istediklerimizi algılıyoruz sadece bu yüzden yorganı sırtıma dolayıp arkamı döndüm.

Hala papatyalara mı bakıyor acaba?

Yalnızlığın şakası olmaz.
Bunu bir gün evde tek kaldığımızda kardeşime ölü şakası yaptığımda anladım. Henüz 3 yaşında falandı o zamanlar anne ve babamız bizi terk etti dedim önce.

 Ağladı.

 Ben de ağladım. Kendime ağladım amaçsızlığımın beni sapkınlaştırmasına. Ama ben senin yanındayım hep birlikte olacağız dedim ve güzel hayaller kurdum. Ne kadarını anladı bilmiyorum. Sonra ben ölüyorum dedim ve gittim uyudum. Uyandığımda hava kararmak üzereydi ve kardeşim evde yoktu. Annem ve babam işten gelmek üzereydi. Ne yalan söyleyebileceğimi düşündüm ilk olarak kardeşimi aramak ise daha sonra geldi aklıma. Bu düşüncemden dolayı nefret ettim bencillikten.

Bütün odaları aradım. Dolapların en diplerine, kıyafetlerin arasına, yatak atlarına, çamaşır makinesine ve buzdolabına bile baktım. Yoktu. Ben de yatağa gidip ölü olmaya devam etmeye karar verdim. İstediğim kadar ölemeden annem geldi. Babam yine gelmeyecekti belki. Zaten arada bir gelirdi eve. Bunun iyi bir şey olduğunu düşündüm. Annem ittifakı olmadan saldıracaktı bana. Teke tek. Kardeşimi özlemiştim. Keşke gerçekten ölseydim o an. Kendimden nefret etmeye başlamadan ölmüş olurdum. Annem kardeşimi sordu, ben sustum. Bir daha sordu ve ben yine sustum. Susuyordum çünkü ölmüş olamam gerekiyordu. Anne ben öldüm dersem inanmayacaktı. O yüzden de susuyordum işte. Ben sustukça sinirleniyordu. O sinirlendikçe ben susuyordum. Kardeşimin nerede olduğunu bilmiyordum ki. Cevap veremezdim. Yalan söylemem zaten yasaktı. Bugün söylemiştim bir sürü yalan zaten daha da söylemeye ihtiyacım yoktu. Ben de  en doğruyu söyledim benim öldüğümü kardeşimin de ben öldüğüm için üzüntüden yok olduğunu. Daha da sinirlendi annem.

Annemin korkusu benim bedenimde acı yaratıyordu. Darbelerine ses çıkarmıyordum, ben ölüydüm. Annem de bencildi ilk tercihi kardeşimi aramak yerine acısını üzerimde azaltmaktı, benim yalanı düşünmem gibi. Ben bencilliği terk ettim o etmedi.

Annemin bağırtıları anahtar sesini duymamızı engellemişti. Ellerimi kafama siper edip yatağımda kendimi korumaya çalışırken odaya kardeşim girdi abla ölmen geçti mi diye bağırıyordu. Geçmemişti. Annemi ve beni görünce sustu, annem de sustu ve ben zaten susuyordum. Kardeşim babasına koştu. Ben sustum. Babam geldi. Babam sustu. Annem kardeşime sarıldı. Ben susuyordum. Babam bana baktı. Ben o günden sonra sustum. Çünkü ölmüştüm.

Bir daha da kardeşimi çamaşır makinesinde aramadım.

Şimdi de susuyordum ama ölü değildim. Papatyalar ölüyordu ben değil. Sessizlikte suyun kaynayışını duyabiliyordum. Ölüler duyamazdı.

Kötü gecelerde güneşi sigara yakarak karşılardım. İyi bir geceydi yine de güneşe selam vermek için bir sigara yaktım. Pencereden kafamı uzatıp göz kırptım güneşe. Her zamanki cevabını verdi o da. İçeri girmeden önce hayatımdaki en sıcak varlıksın dedim güneşe, aldırmadı.

Ölü olmadığımı kendime kanıtlamak istercesine sürekli ölülerin yapamayacakları şeylerden bahsediyorum peki ya yapabilecekleri? Ölen insanlara sempati duyulur mesela. Yaşarken azılı düşman oldukları insanlar onlar öldükten sonra yaşadıkları rahatlama ve kısa bir mutluluktan sonra unutur düşmanlıklarını. Geriye anlatılan iyi anılar ve dualar kalır. İnsanların sizinle yaşadığı anılardan sadece iyilerini hatırlaması mümkün değildir. Ölüler bunu başarır, ben başaramadım. Yaşıyorum.

Nasıl bir insan kendini ölülerle kıyaslar ki? Papatyalarla mı yarışa girsem acaba?

Şimdi yaşamam gerektiğini ve saat beşte buraya gelip tekrar ölebileceğimi düşünerek avutuyorum kendimi giyinirken. Gidip aynı hayatlara dokunup tekrar ölebilirim. Resmi kurumlara uygun iş kıyafetlerimi giyiyorum. Adem ile Havva’ya özeniyorum. Dünyada yalnız olmanın resmiyetsizliğine inanırken.

Odadan çıkarken kendi evime alışamamamın tedirginliğini tekrar yaşıyorum. Ait olma duygusunu kaybetmemi hala sindiremedim.

Mutfağa geçip sesi hala kulaklarımda yankılanan suyu kendim için kullanıyorum. Demlemeye vakit yok. Poşet çayları ben bulmalıydım diye düşünüyorum. Ama dünyaya çok geç geldim. Daha erken olsaydı tekerleği bile icat edebilirdim.

Aynaya bakıp diğer insanlarla aynı derecede korkunç göründüğüm için hazırım diyorum kendime.


………

20 Mayıs 2014 Salı

Zamansız Doğrular ve Kararlar

Elimden gelen tek şeyi yaptım ben de bir sigara yakıp tükenişini izledim.

Külleri insan yüzü, dumanı fısıltılar. Anlatmak istemiyorlar, yoksa bağırırlardı. Terk etmenin en kolay yolu fısıldayarak gitmekti. Bunu çok iyi biliyordu. Fısıltıları nasıl yorumlamak gerektiği ise bana kalmıştı. Anlaşılmayan cümleleri bana o kadar çok şey ifade ediyordu ki..
Bir şey demek istemediğini biliyordum ama benim bir sonuca varmam gerekiyordu. Fısıldıyordu böylece hem gidebilecekti hem de benim ‘neden’ diye sormama fırsat vermeden cevapları vermiş olacaktı.

-Seni yalnızlığın lüks hayatına kavuşturmak istiyorum.
-Fakat benim istediğim iki kişilik bir yalnızlık.
-Anlamı yok. Yalnızlık…
-Papatyalar da çimenlerle sevişirler.
-Çimenler sevişmezler, çiçekler de. Arılar..
-Arılar beni sevmez. Çiçekleri severler ama. Sonbahar da gelmedi. Sen de gelmedin ama gitme.


Giderken sigara paketini masanın üstüne bıraktı, bir daha gelmeyecekti.

Son dumanı elime konmuş olan arıya üfledim ve sigarayı bırakma kararımı o gün aldım.

                                                                                                                                                                        En zamansız doğru karar.