9 Haziran 2014 Pazartesi

ŞANS

Şansın varsa yanlış yoldasın, fakat unutma yaşamak şans değil.

Kişiliğimiz, duygularımız ve ruhumuz varlığını unutabileceğimiz kadar soyut.

Bir yerden başlamam lazım sevmeye, yatmadan önce aynaya bakacağım.

Fikirlerinin özgürlüğünü şımarık bir çocuğun cebinde buldum, ne zaman hatırlamıyorum.Nasıl ikna etti seni?

Eve gelirken çok yoruldum bugün. Her zamankinden daha fazla geldi kaldırım taşları, sokak isimleriyse çok yukarıda kalıyor.Kafamı kaldırırsam selam borcum olur diye korkuyorum.Kaldırımların beklentisi yok.

O şımarık çocuk bugün kaldırımla benim arama girdi. Kaliteli çikolata kokuyordu.Nereye baktığım belli olmasın diye her türlü havada güneş gözlüğü takardım ama o çocuk sihay camların arkasındaki gözlerimle bile temas kuruyordu.

Ceplerinde sen vardın.

Çocuklar susmaz, susmamalı ama o susuyordu. Bir kol çekti aldı onu önümden. Birkaç kelime geldi kulağıma daha sonra tiz bir kadın sesinden. Kaldırımlara selam verdim, umursamadılar.

Aynı yola devam ettim.

Neden bu kadar uzun geldi o yol?

Nasıl bu kadar çok yoruldum bilmiyorum.

29 Mayıs 2014 Perşembe

08.00-17.00


İnsanın en iyi yürüyerek kendine vakit ayırabileceğini düşünüyorum. Vücudu belli bir tempoya alıştırdıktan sonra düşünmek daha da kolay oluyor. Eğer rüzgara karşı yürünüyorsa  bir de sigara yakılmalı muhakkak böylece sigara hem rüzgarla paylaşılmış hem de saniyeler içinde terk edebilen dumanının geri dönüşünü hissedebilir.

Belki de bencilliği terk ektiğim konusunda yanılıyorumdur.

Kendim için değil toplum için yaşama vaktimin geldiğine uzun zaman önce inanmaya çalıştım. Yapamadım. Gönüllü toplum kuruluşlarına katıldım. İnsanları mutlu ettiğim zaman ben onlardan daha mutlu oldum. Yine kendim için yaşamış saydım kendimi. Hala o kuruluşların bir kaçında ismim var. Galiba kendi mutsuzluğumla insanları mutlu etmem gerekiyor toplumun gerçek şartlarına inanabilmem için.

Hala kendim için yaşadığım kanısındayım. O yüzden belli saatlerimi düşünmemeye çalışarak geçiyorum. 10 dakikalık teneffüs aralarında artık kitap okumuyorum.

Ama şimdi yürüyorum hala kendimi düşünebilirim. Suyun altını kapatmış mıydım?

Her türlü ulaşım aracına karşıyım. Hiçbir zaman bisiklet süremedim. Evim, iş yerim, ailem ve sevdiğim adam yürüyebileceğim mesafelerde olmalı. Evden iş yerine yürüyerek gidiyorum, diğerlerinde başarısızım.

İlk aşık olduğum zaman da yürüyordum. İlkokuldayken beden eğitimi dersinde tekli sıraya girip okul çevresinde yürüyüş yapıyorduk. Sanırım cezalandırılmıştık. Yürürken önümdeki ensenin sol altında bulunan bene odaklanmıştı gözüm. Yürümeyi sevdim, sırayı sevdim ve boyum uzamasın istedim. Bu kadar basitti. Kimsenin ensesinde öyle bir ben görmemiştim ve bu onun farklı olduğu anlamına geliyordu. Bütün gün yürüyebilirdim. Ama elbet durmamız gerekiyordu. Herkes durdu, ben de durdum ama aslında işte o zaman yürümeye başlamıştım.

Keşke önceki gün susmak için söz vermeseydim kendime, kardeşime öldüm demeseydim ve hiç ölmeseydim diye düşündüm.

Liseye kadar sustum.

Konuşunca da hiç konuşmamış olmayı diledim. Artık susmak için çok geçti ve ben de ağlamaya karar verdim

Ve yine keşke ensesinde beni olmasaydı ya da boylarımız bu kadar birbirine yakın olmasaydı.

Ben yarım metre kadar o da yarım metreden daha fazla uzadı.

Boyum babama yaklaşmıştı ki artık annem gitmek istiyordu. Daha babamın boyunu geçmem gerek diyemedim. Sustum.

Sustuğum zaman da kaybediyordum konuştuğum zaman da. Susmak konuşmaktan daha kolaydı.


Sustum.

23 Mayıs 2014 Cuma

00.00-08.00

Test sürüşüne çıkarılmış ruhlar arasında yaşıyoruz. Bu dünyada başarılı olanlar gerçek yaşama hakkında kavuşacaklar. Lakin hiç kimse çözemedi daha nasıl başarılı olunabileceğini. Başarısızlıklarının farkında değiller bunun içinse ölmeleri gerekiyor.

Hayatın mutlak zaferini ölümle kazanacak insanoğlu. Bunun başka bir açıklaması yok. Küçük amaçlar uğruna adanmış yaşamlardan daha acı ne olabilir ki. En büyük avuntum bu dünyanın deneme sürümü olduğu işte. Ütopyamda ise hiç kimse yok. Ben de gidemeyeceğim. Kendi doğrularımın sınırını çoktan aştım. Açıkçası pek sınırım da yoktu.

Sınırları belirleyebilmek için duruma, insanlara ve bütün olaylara hakim olmak gerekir. Ben daha kendime hakim olamıyordum.

Aramız açıktı bugünlerde. Ellerini üzerimden çekti ve kalktı. Zaten bugüne kadar pek de hissetmemiştim ama varlığına insancım kendime olan güvenimi arttırıyordu. Bu soğuk havalarda insanın elini ağzına götürüp ısınmaya çalışması gibi bir şeydi. Sanki bütün vücuduma giden damarlar ellerimdeydi, ellerinde. Ben hep üşürdüm. Hala üşüyorum bunu kendime itiraf etmekte de çok zorlandım.

Ben üşümekten zevk alıyorum. Yaşamı hissetmenin başka yolu yokmuş gibi üşüdükçe mutlu oluyorum. Bu amaçsızlıkta küçük bir amacım oluyor. Başka eller de denedim hiç biri ısıtamadı, açıkçası o da ısıtamamıştı ama umurumda değildi ısınıyor numarası yapmak mutlu ediyordu beni.

Uyku mahmurluğunu yeni atarak baktı. Ne düşündüğümü merak etmekten ziyade onun hakkında neler hissettiğimi merak ediyordu. Merak ettiği kadar öğrenmek istemiyordu. Kaldıramayacağı şeyler değil ama hayatına müdahale edilmesi korkutuyordu onu.

Papatyalar.

Şeytanla işbirliği yaptığımı bilmiyordu o gece. Şeytanın beni reddedişini ve benim de şeytanı tanrıya şikayet edişimi. Tanrının ne şeytanla ne de benimle ilgilenmeyişini bilmiyordu. Tek bildiği tanrının papatyaları yaratmasaydı ve o papatyaların masanın üzerinde solup gitmesiydi. Demek ki onun için önemliydi yoksa bir insan neden gözlerini dikerek o mahmur haliyle papatyalara bakar. Belki de dalmıştı sadece, düşünceleriyle savaşıyordu. Ya da şeytan anlaşmamızı kabul etmiş cehennemin ortasında kısa süreli mola vermişti bizim adımıza. Şeytan hala tanrıyla kavga mı ediyordu yoksa. Milyonlarca yıl öncesinde bitmesi gereken kavga bitmemiş olabilir miydi hala?


Papatya olmayı diledim.

İnsanları sadece nitel olarak gözlemleyebiliyorduk, duygularını ellerimle tutup onlara sarılmayı diledim. Kokularının olduğunu zaten biliyordum. İnsanoğlu doğuştan kör ve koku alma duygusu çok zayıf. Algılamak istediklerimizi algılıyoruz sadece bu yüzden yorganı sırtıma dolayıp arkamı döndüm.

Hala papatyalara mı bakıyor acaba?

Yalnızlığın şakası olmaz.
Bunu bir gün evde tek kaldığımızda kardeşime ölü şakası yaptığımda anladım. Henüz 3 yaşında falandı o zamanlar anne ve babamız bizi terk etti dedim önce.

 Ağladı.

 Ben de ağladım. Kendime ağladım amaçsızlığımın beni sapkınlaştırmasına. Ama ben senin yanındayım hep birlikte olacağız dedim ve güzel hayaller kurdum. Ne kadarını anladı bilmiyorum. Sonra ben ölüyorum dedim ve gittim uyudum. Uyandığımda hava kararmak üzereydi ve kardeşim evde yoktu. Annem ve babam işten gelmek üzereydi. Ne yalan söyleyebileceğimi düşündüm ilk olarak kardeşimi aramak ise daha sonra geldi aklıma. Bu düşüncemden dolayı nefret ettim bencillikten.

Bütün odaları aradım. Dolapların en diplerine, kıyafetlerin arasına, yatak atlarına, çamaşır makinesine ve buzdolabına bile baktım. Yoktu. Ben de yatağa gidip ölü olmaya devam etmeye karar verdim. İstediğim kadar ölemeden annem geldi. Babam yine gelmeyecekti belki. Zaten arada bir gelirdi eve. Bunun iyi bir şey olduğunu düşündüm. Annem ittifakı olmadan saldıracaktı bana. Teke tek. Kardeşimi özlemiştim. Keşke gerçekten ölseydim o an. Kendimden nefret etmeye başlamadan ölmüş olurdum. Annem kardeşimi sordu, ben sustum. Bir daha sordu ve ben yine sustum. Susuyordum çünkü ölmüş olamam gerekiyordu. Anne ben öldüm dersem inanmayacaktı. O yüzden de susuyordum işte. Ben sustukça sinirleniyordu. O sinirlendikçe ben susuyordum. Kardeşimin nerede olduğunu bilmiyordum ki. Cevap veremezdim. Yalan söylemem zaten yasaktı. Bugün söylemiştim bir sürü yalan zaten daha da söylemeye ihtiyacım yoktu. Ben de  en doğruyu söyledim benim öldüğümü kardeşimin de ben öldüğüm için üzüntüden yok olduğunu. Daha da sinirlendi annem.

Annemin korkusu benim bedenimde acı yaratıyordu. Darbelerine ses çıkarmıyordum, ben ölüydüm. Annem de bencildi ilk tercihi kardeşimi aramak yerine acısını üzerimde azaltmaktı, benim yalanı düşünmem gibi. Ben bencilliği terk ettim o etmedi.

Annemin bağırtıları anahtar sesini duymamızı engellemişti. Ellerimi kafama siper edip yatağımda kendimi korumaya çalışırken odaya kardeşim girdi abla ölmen geçti mi diye bağırıyordu. Geçmemişti. Annemi ve beni görünce sustu, annem de sustu ve ben zaten susuyordum. Kardeşim babasına koştu. Ben sustum. Babam geldi. Babam sustu. Annem kardeşime sarıldı. Ben susuyordum. Babam bana baktı. Ben o günden sonra sustum. Çünkü ölmüştüm.

Bir daha da kardeşimi çamaşır makinesinde aramadım.

Şimdi de susuyordum ama ölü değildim. Papatyalar ölüyordu ben değil. Sessizlikte suyun kaynayışını duyabiliyordum. Ölüler duyamazdı.

Kötü gecelerde güneşi sigara yakarak karşılardım. İyi bir geceydi yine de güneşe selam vermek için bir sigara yaktım. Pencereden kafamı uzatıp göz kırptım güneşe. Her zamanki cevabını verdi o da. İçeri girmeden önce hayatımdaki en sıcak varlıksın dedim güneşe, aldırmadı.

Ölü olmadığımı kendime kanıtlamak istercesine sürekli ölülerin yapamayacakları şeylerden bahsediyorum peki ya yapabilecekleri? Ölen insanlara sempati duyulur mesela. Yaşarken azılı düşman oldukları insanlar onlar öldükten sonra yaşadıkları rahatlama ve kısa bir mutluluktan sonra unutur düşmanlıklarını. Geriye anlatılan iyi anılar ve dualar kalır. İnsanların sizinle yaşadığı anılardan sadece iyilerini hatırlaması mümkün değildir. Ölüler bunu başarır, ben başaramadım. Yaşıyorum.

Nasıl bir insan kendini ölülerle kıyaslar ki? Papatyalarla mı yarışa girsem acaba?

Şimdi yaşamam gerektiğini ve saat beşte buraya gelip tekrar ölebileceğimi düşünerek avutuyorum kendimi giyinirken. Gidip aynı hayatlara dokunup tekrar ölebilirim. Resmi kurumlara uygun iş kıyafetlerimi giyiyorum. Adem ile Havva’ya özeniyorum. Dünyada yalnız olmanın resmiyetsizliğine inanırken.

Odadan çıkarken kendi evime alışamamamın tedirginliğini tekrar yaşıyorum. Ait olma duygusunu kaybetmemi hala sindiremedim.

Mutfağa geçip sesi hala kulaklarımda yankılanan suyu kendim için kullanıyorum. Demlemeye vakit yok. Poşet çayları ben bulmalıydım diye düşünüyorum. Ama dünyaya çok geç geldim. Daha erken olsaydı tekerleği bile icat edebilirdim.

Aynaya bakıp diğer insanlarla aynı derecede korkunç göründüğüm için hazırım diyorum kendime.


………

20 Mayıs 2014 Salı

Zamansız Doğrular ve Kararlar

Elimden gelen tek şeyi yaptım ben de bir sigara yakıp tükenişini izledim.

Külleri insan yüzü, dumanı fısıltılar. Anlatmak istemiyorlar, yoksa bağırırlardı. Terk etmenin en kolay yolu fısıldayarak gitmekti. Bunu çok iyi biliyordu. Fısıltıları nasıl yorumlamak gerektiği ise bana kalmıştı. Anlaşılmayan cümleleri bana o kadar çok şey ifade ediyordu ki..
Bir şey demek istemediğini biliyordum ama benim bir sonuca varmam gerekiyordu. Fısıldıyordu böylece hem gidebilecekti hem de benim ‘neden’ diye sormama fırsat vermeden cevapları vermiş olacaktı.

-Seni yalnızlığın lüks hayatına kavuşturmak istiyorum.
-Fakat benim istediğim iki kişilik bir yalnızlık.
-Anlamı yok. Yalnızlık…
-Papatyalar da çimenlerle sevişirler.
-Çimenler sevişmezler, çiçekler de. Arılar..
-Arılar beni sevmez. Çiçekleri severler ama. Sonbahar da gelmedi. Sen de gelmedin ama gitme.


Giderken sigara paketini masanın üstüne bıraktı, bir daha gelmeyecekti.

Son dumanı elime konmuş olan arıya üfledim ve sigarayı bırakma kararımı o gün aldım.

                                                                                                                                                                        En zamansız doğru karar.

18 Mayıs 2014 Pazar

Korkulan Hikaye

Tarif edemeyecek kadar anlaşılmaz bu kelimelerin anlamları. Son kullanma tarihi geçmiş yalnızlığım hala çantamda. Çantamı sıkıca tutarken izliyorum karmaşık hayatların telaşlarını. Bir yere varmak için çabalayışlarını. Dünyayı anlamlandırma biçimlerini merak ediyorum. Anlamlandırma ve isimlendirme konusunda pek yeteneksizim ben zaten. Çocukken sahip olduğum kedime bile isim verememiştim. Sadece kediydi benim için. Sormadan ona neden başka bir şekilde ithaf edeyim ki?

Hakkım olmayan vazifeleri düşünürken tek istediğimin sessizlik olduğu konusuna kendimle anlaştım.

Bu yüzden sustum, konuşmam gerektiği zamanlarda hep susardım zaten. Kelimelere savaş açarken diğer savaşlarımı düşündüm. Ne zaferlerim vardı ne de mağlubiyetlerim. Kendimle berabere kaldım bu gece ben. Beyaz bayrakların pek bir anlamı yok.

Satırların arasındaki boşluklar korkutuyor beni. Omuzlarında  bir güneş tutulmasının son anları. Kalıplarından çıkan düşüncelerin şaşırmış yolları da omuzlarında bitiyor. Nerede başladığını kestiremiyorum ama bunun pek bir önemi yok.

Korku?

İnsanlar korkarlar bu olağan bir durum ama korkuyu tanrıaştırmak, tek bir korkuyla yaşamak ruhu çürütür.

Ve ben korkmadan önce bir hikayeye başladım.

Bir hikayeye nerede olduğunu söyleyerek başlarsan oraya nasıl geldiğini anlatman gerekir derler. Ama ben nereden olduğumu bilmiyorum nasıl geldiğimi bilmediğim gibi. Tek bildiğim artık adım atmaktan sıkıldığım

Duruyorum.


24 Mart 2014 Pazartesi

ve

Aşkın en büyük yan etkisi sonrasındaki acıdır demiştim. Sonunu gözetmeksizin girilen bir savaş olarak düşünün aşkı. Çünkü mutluluk insanın gözlerini kör eder. Mutluluk yalancıdır, bencildir. Kendisinden başka bir şeyi düşünmemize imkan tanımaz.

Aşk ne kadar büyük olursa o kadar çok kanar.

Bundan bir ay önce aşkı o kadar basit cümlelerle anlatırdım ki. Bana göre sadece aptallar aşık olurdu. Sahiden ya ben de aptalsam.

İmkansız aşka ne demeli. Bana göre imkansızlık sadece iki tarafın birbirini yeterince sevmemesinden ileri geliyordu.

Farklı yönlere göç etmek zorunda olan iki göçmen kuş birbirine aşık olduklarında, kavuşma ihtimalleri nedir.?

‘Neden olmaz diye soruyorum. Mutsuz oluruz diyorsun, herkes mutlu olacak diye bir kural yok biz de mutsuz olalım.’

Mutsuz bile olmak istemiyorum bu aralar.

İnsanları hayatımıza sokmadan önce biz sözleşme imzalatmayız bence. Büyük sevgiler bizim aleyhimize.

Birbirimize ihtiyacımız olduğunu biliyoruz. Zalimliğin başladığı yer burası, hoşgörünün başladığı yer de. Ama bunu sözcüklerle anlatmanın imkânı yok.’

Sustuk biz de. Susarak öleceğimizi biliyorduk ama yine de sustuk. Şu an mezarlarımızı bulamıyoruz. Yol gösteren umudunu çoktan kesip terketmiş bizi. Birbirimize yetemedik ya da fazla geldik nereden bileyim neden aramak istemiyorum. Bu suçun cezası yok.

‘Seni başka türlü ummuştum diyorsun. Nasıl? Belki de ben hariç herhangi biri gibi. Bu da benim hatam. İnsan içine hiç çıkmayacaktım’

‘Demiştim ben sana.’ Cümlesini kullanmayı ne kadar da çok seviyoruz. Olasılıklar üzerinden kazılan mezarlara dualar okurken kuşlara sövüyoruz. Mavi kuşlara.

Ağır geliyor, sırf birlikte uçamayacağız diye ayrılmak.

‘Bir sıkıntıyı anlatmak istedim. Ama bir şeyi başka bir şeye benzetmekten başka bir şey gelmedi elimden. Kaybettiği savaştan sonra yakıp yıkarak geri çekilen ordular gibi. Mağlup olduğu oranda zalim. Trajik hatamız: Kendimizle ilgilenmeye alıştık, başka bir şeyle ilgilenemiyoruz artık. Sen çocuk yap kurtul istersen bu dertten bana da bir bira söyle giderken.’

Kurtuluş parkına gidip bir kaç sigara içmeliyim belki de toparlanabilmek için.

8 Mart 2014 Cumartesi

Başarılı Mutsuzluk



Başarısızlıklarımla övünebilecek kadar mutsuzum.
Günler geçiyor, ben sabit bir şekilde izliyorum.
Bana bakan birkaç çift göz, konuşmuyorlar, alışkanlık içinde hayret ediyorlar.
İzlemiyor numarası yapıyorum.
Bütün çoraplarının teki eksik olduğu için ağlıyor karşımda elindeki içi dolu plastik bardağıyla. Benim hiç çorabım olmadı diyemiyorum.
Çıplak ayaklarımdan gocunmuyorum çünkü.
‘Ağlama.’ Diyorum.
‘Tekli çoraplarını kullanmak seni sıradanlıktan kurtarır. Sağ ayağın ısınmayı hak edecek kadar mükemmel değil.’
Ayaklarına bakıyor, aralarındaki farkı göremeyince benim deli olduğumu düşünüp başka insanlara uzatıyor plastik bardağını.
Belki de çoraplarının birbirinden farklı olduğuna, teklerini kaybettiğine ağlamıyordur.


Egzoz dumanları her zaman gözümü yaşartırlar.
Sokaklar matem, yollar sağanak gözyaşı.
Aynı döngü içinde her saniyemi farlı duygulara biçtiriyorum.
Sıradanlığımla övünürken, kendime acıyorum.
Düzene borçluyum acılarım için.
Düzen içindeki acılarım için.
 

Yalnızca defolu ürünler satan bir mağazanın vitrin mankeni gibi hissediyorum.
Ruhumu satılığa çıkarmışım astarındaki defosuyla.


Bir çift çoraba ihtiyacım var.